Uzun, ama bir o kadar keyifli geçen yolculuktan sonra vardığı bu şehirde bir hayli mutluydu. Defalarca geldiği halde her seferinde yaşadığı bu duygunun neredeyse müptelası olmuştu. Şehrin her köşesi tarih, sanat, kültür kokuyordu. Ama insan bedeni işte, ne kadar mutlu olsa da yoruluyordu. Ufak tefek bir şeyler atıştırıp duşun altına […]
Her birimiz içimizdeki değer’le, insan olmanın, var olmanın değer’iyle dünyaya geliriz. İnsan ‘değer’in bizatihi kendisidir. Değer öz’günlüğümüzdür; bütünün her birimizin içinde keşfedilmeyi ve ortaya çıkartılarak gerçekleşmeyi bekleyen parçasıdır. Kendi özgünlüğünü kavrayabilen, bütünün farkındalığına erişmeye başlar. Bu aslında hem kendindeki gerçeğe değ’ebilmek hem de bütünün içindeki özgün yerini ve sorumluluğunu bulabilmektir. […]
Eskiciiii, eskiler alıyorum, eskiciiiiiii! Eskici, bakar mısın? Buyurun ablacım? Eskilerim var vermek istiyorum, alır mısın? Tabii alırım, işimiz bu. Neler var? Sorma, epey şey var. Ne çok biriktirmişim.
Evimde yalnızdım. Güzel bir akşam olacağını umuyordum. O sırada kapının çalındığını duydum. Kimseyi beklemiyordum. Zaten çat kapı kimse gelmezdi evime. “Kim o?” diye sorduğumda aldığım cevap ile irkildim. Gerçekten o olabilir mi? diye düşündüm.
“Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane” bilin bakalım bu ne… Çocukluğumuzda bu gibi bilmecelerle zihin oyunları oynardık. Çok eğlenirdik. Grupta kimler varsa yeni yeni bilmeceler bulur, kimsenin bilemeyeceği bilmeceler söylemeye gayret ederdik.
Muavin boğuk sesiyle “yarım saat ihtiyaç molası” diye bağırınca irkilerek uyandı yarım yamalak uykusundan. Belli belirsiz ve renksiz rüyasında da otobüs yolculuğu yapıyordu.
Aralık ayının sonlarını yaşadığımız şu günlerde, akşam evde camın önünde oturmuş, dışarıyı seyrediyordum. Kar yağıyordu. Kar tanecikleri sokak lambalarının ışık yansımalarına ritim tutarak dans ediyor, beyaz tüy parçacıkları misali yığınlar halinde yere düşüyordu. İnsanlar bir an evvel evlerine ulaşabilmek için koşturuyordu.